TERÖR
Terör,temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasıdır,devlete karşı çıkılmasıdır.Terör,turizmin,teknolojinin ve kültürel gelişmelerin önündeki en büyük engeldir.Soguk savasın sonlarına dogru 90’lı yıllarda ortaya cıkan bir olusumdur.Terör ve terörizm kavramlarına gelecek olursak ikisi farklı kavramlardır.Terör; her türlü şiddet olaylarıyla bütünleşmiş bir kavram olup terörizm ise şiddet olaylarının yanı sıra sıyasi bir olusum bir ideoloji etrafında toplanmıs siyası unsur içeren bır kavramdır.Terör olaylarının temel amacı bir ülkenin ekonomik,siyasi ve kültürel yapılarını bozuntuya ugratmaktır.Terörün tanımı Fransız Devrimi ile yenı bir boyut kazanmıstır.
Terörün sınır aşan bir hal alması halinde uluslararası
terörizm ile karşı karşıya kalınır. Ancak son dönemde 'uluslararası terörizm'
kavramı daha çok birden fazla ülkeyi hedef alan veya birden fazla ülkede aynı
anda birbirine yakın eylemlerde bulunan terörizmi anlatmak için
kullanılmaktadır.
Terörün finansal kaynaklarını şöyle sıralayabiliriz:
1.uyuşturucu
2.bağışlar
3.insan kaçakçılığı
4.haraçlar
5. her türlü kaçakçılık
Terör medya olmadan yayılamacagı acık bir olgudur.Terör basın iletişim kaynaklarıyla
desteklenmesı lazım.Nedenleri ise
propaganda yapabilmelerini saglamaktır.
1267 sayılı
BM kararı çerçevesindeki liste:
El-Kaide, Taliban ve bunlarla işbirliği yapan diğer
örgütler. BM 1267'nin getirdiği yükümlükler şunlardır:
Silah ve askeri malzeme temini, satışı ve transferinin
önlenmesi
Söz konusu listelerde yer alan kişi, şirket ve kuruluşların
tüm hak ve alacakları ile mal varlıklarının dondurulması
Ülkelere girişlerinin ve topraklarından transit geçişlerinin
yasaklanması
Askerî eğitim veya teknik konularda veya silah ve askerî
malzemenın bakımı ile ilgili konularda yardımın engellenmesi
AB, mal varlıklarının dondurulması ile ilgili uygulamalar
konusunda 1452 sayılı BM kararı ile bazı istisnalar uygular. İstek durumunda,
eğer belirlenen süre içinde bir itiraz yapılmazsa veya BM Eylem Komitesi
tarafından bir serbest bırakma kararı alınırsa bir ulusal devlet aşağıdaki sebeplerle
fonların serbest bırakılmasına karar verebilir
BÖLÜM 1.TERÖR VE TERÖRİZM KAVRAMLARINA GENEL BİR BAKIŞ 1.1.Terörizm Kavramı ve Tarihçesi Bu bölümde terörizmin anlam üzerinde durularak, terörizmin ortaya çıkış süreci ve tarihçesi ortaya konulacaktır. Siyasi bir kavram olarak Fransız devrimi ile ortaya çıkan terörizm olgusu devletlere yönelik bir tehdit unsuru haline geldi ve uluslararası bir boyut kazandı. 1926’da Romanya’nın Milletler Cemiyeti’ne sunduğu ‘Terörizmin Bastırılmasının Evrenselleştirmesi İçin Uluslararası Sözleşme” önerisi ile ilk defa uluslararası hukukun gündemine gelen terörizmin bugünlere uzanan siyasi ve hukuksal tarihçesi incelenecektir. Günümüzde yaşanan terörizmin kavramsal bir sınıflandırmasına yer verilecektir 1.1.1.Terörizm’in Ortaya Çıkış Süreci ve Tarihçesi Terör kelimesinin kökeni Latince korkutmak, ürkütmek veya sindirmek anlamlarına gelen “terrere” kelimesidir. Bir olgu olarak terörizm, uygarlık tarihi kadar eskidir ve insanoğlunun siyasi örgütlenmesi ne paralel olarak gelişmiştir. (Örgün, 2001: 13).Günümüzde terör, ya bireylerin devlet düzenine karsı eylemleri, ya da devletin bireylere uyguladığı şiddet politikası şeklinde kavranmaktadır ki, her iki kavrayış da devlet eksenlidir. Terörün siyasi bir terim olarak Fransız Devrimi ile beraber ortaya çıkısı ve XIX. yüzyılda Fransız devriminin ihraç ettiği ulus-devlet modelinin Avrupa’da yaygınlaşması ile terörizmin yükselişinin koşutluk göstermesi, bu saptamayı teyit etmektedir. 1789 Fransız Devrimini izleyen 1793 Konvansiyon döneminde jakoben yönetimce uygulanan sistematik şiddet politikası, siyaset ve hukuk alanlarında “terörizm” kavramının doğmasına yol açmıştır. Terörün vatanperverlikle Eş anlamlı tutulduğu bu dönem boyunca, binlerce Fransız giyotinle idam edilmiş ve binlercesi de hapsedilerek işkenceden geçirilmiştir. Terör dönemi sona erdiğinde, bu kelime artık utanç ve rezaleti çağrıştırır bir konuma gelmiştir. Günümüz çağdaş terörizmi, geçmişin siyasi şiddet uygulamalarının bugünün şartlarına ve imkânlarına uyarlanmış bir görünümünden başka bir şey değildir. Bununla beraber, iletişim ve silah teknolojilerinde gerçeklesen yenilikler, terörizmin boyutunu öngörülemeyen bir düzeye taşımıştır. XX. yüzyıldan itibaren terörizm, sadece milli düzeyde değil, uluslararası düzeyde de sarsıcı bir boyut kazanmış ve hatta siyasi gelişmeleri belirleyici rol oynamıştır. Bu yüzyılda dünya haritasını en fazla değiştiren olayın, yani I. Dünya Savası’nın bireysel bir uluslararası terörizm vakası ile tetiklendiğini hatırlamak gerekir. Şüphesiz, I. Dünya Savası’na yol açan tek olgu, 28 Haziran 1918’de Arşidük Ferdinand’ın Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından katledilmesi değildi. Ama bu örnek sunu gösteriyor: Terörizm kendi basına savaş çıkarmak için yeterli olmasa bile, en azından barısı engelleyecek güçtedir. Önceleri bütün iç hukuklarda yer almayan terör suçları, olayların zorlamasıyla ceza kanunlarına da girmiştir. Uluslararası hukukun terörizme ilgi göstermesi de, terör eylemlerinin uluslararası boyut kazanması sebebiyledir. 1926’da Romanya’nın Milletler Cemiyetine sunduğu ‘Terörizmin Bastırılmasının Evrenselleştirmesi İçin Uluslararası Sözleşme önerisi, olaylar zorlayana kadar dikkate alınmamıştır. 1934’te Yugoslav Kralı Aleksandr ve Fransa Dışişleri Bakanı Barthou Marsilya’da Hırvat milliyetçilerce gerçekleştirilen bir suikaste kurban gitmişlerdir. Bu olaya tepki olarak Milletler Cemiyeti, önce bir kararla terör faaliyetlerinin bastırılmasına iliksin uluslararası hukuk kurallarının günümüzde bu konuda etkin uluslararası işbirliği sağlayacak ölçüde sarih olmadığını tespit etmiştir. Ardından ise Belçika temsilcisi Wiart’ın başkanlığında bir komite oluşturulmuş ve komitenin çalışmaları sonucunda hazırlanan sözleşme taslağı, Kasım 1937’de Cenevre’de toplanan hükümetler arası konferansa sunulmuştur. Konferans, 16 Kasım 1937’de “Terörizmin Önlenmesi ve Bastırılmasına ilişkin Cenevre Sözleşmesi”ni kabul etmiştir. Sözleşme, terörizmi şöylece tanımlamaktadır: “Bir devlete yönlen dirilen ve belli kişilerin ya da kişi gruplarının veya genel kamuoyunun zihninde terör hali yaratmaları hedeflenen yada hesaplanan suç eylemleri”. Bu tanım, dar, bulanık kapsamı, totolojik niteliği (terörizmi, terör kelimesini kullanarak açıklaması) ve tanımdan ziyade bir tasvire benzemesi sebebiyle eleştirilmiştir. Tanımda yer alan “suç” kavramı bir devletten diğerine değişiklik gösterebilmektedir. Tanımda dikkat çekici bir diğer husus sudur ki, sadece bireylerin devlete yönelik eylemlerini kapsamakta, bireylere yönelik devlet terörüne değinmemektedir. Bu sözleşme asla yürürlüğe girememiştir. Sözleşme’nin yeterli onay sayısına ulaşmamasının gerekçeleri arasında; suç oluşturan eylemlerin yeterince sarih bir biçimde tanımlanamamış olması, bazı devletlerin hukuk sistemlerinin yabancı devlet ülkesinde islenen suçları cezalandırmaya müsait olmaması, anayasal sorunlar ve nihayet II. Dünya Savası’nın başlaması gösterilmektedir. Bununla beraber, yürürlüğe giremeyen bu sözleşme’nin, ceza hukukunda birlik sağlanmasına, devletlerarası işbirliği ve dayanışmaya bir ölçüde katkıda bulunduğu inkâr edilemez. II. Dünya Savası’nı izleyen dönemde terörizm önem ve yoğunluk kazanmaya başlamıştır. II. Dünya Savası sonucunda Almanya, Fransa ve İngiltere gibi eski “Düvel-i muazzama” bitkin düşerek sahneyi savaşın asıl galiplerine bırakmış; uluslararası siyaset böylece Avrupa-merkezli olmaktan çıkarak dünya ölçeğinde iki kutbun çatışma alanına dönüşmüştür. ABD ve Sovyetler Birliği’nin sahip olduğu nükleer cephanelik, sadece birbirlerini değil, tüm gezegeni yok edebilecek güçte idi. Bu nedenle, bu iki süper güç, nükleer savaşa doğru tırmanabilecek klasik silahlı çatışmalara girişmek yerine, aracı örgüt ve devletler kullanmak, onlara askeri destek sağlamak, gizli operasyonlar yürütmek gibi daha az risk taşıyan dolaylı yöntemlere başvurmayı tercih etmişlerdir. İki kutbun yanı sıra, bir “Üçüncü Dünya” kavramının ortaya çıkısıyla terörizm gerçek bir dış siyaset aracına dönüşmüştür. Kızıl Ordunun ve Amerikan nükleer silahlarının varlığı nedeniyle Avrupa aşırı tehlikeli bir çatımsa bölgesi haline gelince, terörizmin faaliyet alanı sömürge güçlerinin çekilmekte olduğu Ortadoğu, Afrika ve Asya’ya kaymaya başlamıştır. Terörizm ile bağımsızlık mücadeleleri arasındaki karmaşık ilişki de bu dönemde öne çıkmıştır. 1960’lardan itibaren terörizm, uluslararası çalkantılara paralel olarak ivme kazanmıştır. Terörizm teriminin siyasi jargon da yoğun olarak kullanımı da bu döneme rastladığı gibi, daha önceleri pek bilinmeyen yolculardan biri tarafından uçak kaçırma gibi yöntemler de bu dönemde kullanılmaya başlanacaktır. 1960’larda terörizmin tırmanmasına sebep olan olgulara değinilecek olursa; konvansiyonel silahlarla başlayacak bir çatışmanın nükleer savaşa dönüşmesinin yüksek bir ihtimal olduğu iyice anlaşılmıştır. Sömürgeciliğin tasfiyesi (decolonialism) hemen hemen tamamlanınca ortaya çıkan yeni devletler, hazırlıklı olmadıkları sorunlarla karşılaşmışlardır. Sömürgeci güçler tarafından baskı yoluyla kontrol altında tutulan azınlıklar, yine bu güçlerce keyfi olarak tespit edil mis sınırlar gibi problemler sonucunda gerilla çatışmaları, düşük yoğunluklu savaş ve kaçınılmaz olarak terörizm olgularıyla karşılaşılmıştır. Nihayet, 1960’larda, insan hakları söylemi Batı demokrasilerine hâkim olmuş ve her bir yurttasın hakkını en yüce değer olarak kabul ettirmiştir. Totaliter rejimlerin aksine demokrasiler rehine alma vakaları karşısında hassasiyet gösterirler ve teröristler bu yolla taviz koparabilirler, 1960’lar, aynı zamanda yoğun siyasi şiddet olaylarına sahne olmuştur. Vietnam Savası 1960’ların basında başlamış, 1963’te Başkan Kennedy, 1967’de Che Guevara, 1968’de Martin Luther King öldürülmüş, Baader-Meinhof çetesi, Geçici İrlanda Kurtuluş Ordusu, Japon Kızıl Ordu su ve İtalyan Kızıl Tugayları’nın faaliyetleri tırmanışa geçmiştir. Latin Amerika’daki Tupamaros’lar ya da Ortadoğu’da Filistin Kurtuluş Örgütü gibi siyasi hareketlerin taktik değiştirip konvansiyonel askeri çatışma ve gerilla savaşını bırakarak şehir içi eylemlere yöneldiği 1970’lerde “yeni terör çağından söz edilmeye başlanmıştır. Artık terör, uluslararası gündemin öncelikleri arasında yer alacaktır. Bir Japon intihar timi tarafından Tel Aviv - Lod havaalanına gerçekleştirilen baskın, Münich Olimpiyatları baskını ve bombalı mektup eylemleri, 1970’lerin öne çıkan uluslararası terör eylemlerini oluşturmaktadır. Uruguay, Brezilya, Arjantin ve Kolombiya gibi Latin Amerika ülkelerinde 1960’ların sonuna doğru tırmanan terörist ve gerilla faaliyetleri, 1970’lerde yüzlerce can alacaktır. Sol eğilimli bu hareketler genelde geri teperek arzulanan sonucun tam tersini doğurmuş ve sağcı, askeri diktatörlüklerin iktidarda kalmalarını sağlamıştır. Avrupa ve Japonya’da faaliyet gösteren terör grupları da kapitalizmi tarihe gömme hedefi ne ulaşamamışlardır. Aynı dönemde, ha yal kırıklığına uğramış milliyetçilikle sosyalist idealleri kaynaştıran İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), Bask Euzkadi Ta Askatasuna (ETA) ve pek çok gruplar, siyasi amaçlarına ulaşmayı başaramasalar bile seslerini duyurmayı başarmışlardır. Kimi terör gruplarının, İsrail’e karsı FKÖ’nün yürüttüğü mücadele ile özdeşleştirilerek İsrail-Filistin çatışmasının uluslararası terörizm problematiğine damgasını vurması ve bazı devletlerin terör örgütlerini dış politikalarında araç olarak kullanmak üzere destekledikleri iddialarının yoğunlaşması da bu döneme rastlar. Üçüncü Dünya ülkelerince ulusal kurtuluş hareketlerine gösterilen dayanışma nedeniyle, 1970’lerin basında ortaya atılan, terörizmin bastırılmasına ilişkin bir uluslararası antlaşma hazırlanması projesinin siyasi açıdan imkânsız olduğu ortaya çıkmıştır. Aynı dönemde, bölgesel bağımsızlık hareketleri ile özellikle öğrenci çevrelerinde yaygınlaşan sınır ötesi devrimci ideoloji arasında bağlantılar kurulacaktır. 1980’lerde ise, Sovyet diplomatlarının Orta Doğu’da kaçırılmaya başlanmasıyla beraber uluslararası toplumun teröre bakısında yeni eğilimler belirir. Bu dönemde, Birleşmiş Milletler kararları, terörün hiçbir saik sebebiyle hoş görülemeyeceğine açıklık getiren hükümler içermeye baslar. Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru, Gorbaçov yönetiminin, Orta Doğu’daki radikal gruplara askeri ve mali desteğini çekmesiyle beraber bu eğilim, ivme kazacak ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, koşullar ne olursa olsun terörizmi mahkûm eden kararlar almaya başlayacaktır. 1980’lerin ses getiren terör eylemleri arasında Tahran’daki ABD büyükelçilik ve konsolosluk personelinin rehin alınması (Kasım 1979-Ocak 1981), 847 uçuş sayılı Amerikan uçağının ve İtalyan Achille Lauro gemisinin kaçırılması (1985) ve Lübnan’da çok sayıda kaçırma olayı örnek gösterilebilir. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın raporlarına göre 1975-1985 yılları arasında yaklaşık 5000 uluslararası terör olayı kaydedilmiş, ölü sayısı 1983 yılında 720 rakamına ulaşmıştır. 1980’lerde, aynı zamanda Guatemala, Uganda, Güney Afrika, Doğu Timor, Sili, Kamboçya vb. ülkelerde yoğun devlet terörü uygulamaları kaydedilmiştir. 11 Eylül 2001 ise, terörizmin boyutları bakımından bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Bu tarihten önce, terörizm eylemlerinin çoğu konvansiyonel patlayıcıların kullanımından ibaret kalmış ve bunların en ölümcül olanlarında bile ölü sayısı yüzlü rakamları aşamamıştır. Artık terörizmin hem nicel ( kantitatif ) hem de nitel ( kalitatif ) bir sıçrama gerçekleştirdiği söylenmektedir. 11 Eylül’den itibaren “Süper terörizm” ya da “Kıyamet” terörizmden söz edilmesine yol açan hususların arasında; terörist örgütlerin eş zamanlı saldırı yeteneği, saldırıların teknik açıdan mükemmelliği, faillerin kendi ölümlerine gidişlerindeki kararlılık, ekonomik ve askeri hedeflerin ( Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon) seçiminde gözetilen simgesellik, sivil uçakların kaçırılarak birer kitle imha silahına dönüştürülmesi ve akabinde daha korkunç ( örneğin nükleer, kimyasal, biyolojik) kitle imha silahlarıyla saldırı beklentisi ) olayların bütün trajik boyutuyla derhal medyaya yansıtılması sayılabilir. 11 Eylül saldırıları, terörizm ile uluslararası insan hakları hukuku arasındaki ilişki bakımından da bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Zira önceleri anti-terör operasyonları daha ziyade ulusal düzeyde cereyan etmişken, 11 Eylül’den sonra “terörle savaş” ulusal sınırları aşan bir boyut kazanmıştır. Anlatılanları özetleyecek olursak, terörizm modern bir olgudur ve Fransız Devrimi’nin oluşturduğu fikri yapının üzerine Sanayileşme Devrimi ve beraberinde gelen iletişim, ulaşım, teknoloji vb. alanlardaki gelişmeden beslenerek hayat bulmuştur. Söz konusu alanlardaki gelişmeler arttıkça ve yeni boyutlar kazandıkça terörün de yeni boyutlar kazanması kaçınılmaz olacaktır. Terörün yerel düzeyden ulusala, buradan bölgesele, buradan uluslararası alana ve küresel düzleme geçişi bahsedilen değişimlere paralel olarak yaşanacaktır. Uluslararası siyasi, ekonomik ve diğer sistemler ne kadar hassas ve kırılgan olur, karmaşıklık ne kadar artar ise teröre daha fazla açık olacaktır. ( Saraçlı, 2007: 1 - 2)
BÖLÜM 1.TERÖR VE TERÖRİZM KAVRAMLARINA GENEL BİR BAKIŞ 1.1.Terörizm Kavramı ve Tarihçesi Bu bölümde terörizmin anlam üzerinde durularak, terörizmin ortaya çıkış süreci ve tarihçesi ortaya konulacaktır. Siyasi bir kavram olarak Fransız devrimi ile ortaya çıkan terörizm olgusu devletlere yönelik bir tehdit unsuru haline geldi ve uluslararası bir boyut kazandı. 1926’da Romanya’nın Milletler Cemiyeti’ne sunduğu ‘Terörizmin Bastırılmasının Evrenselleştirmesi İçin Uluslararası Sözleşme” önerisi ile ilk defa uluslararası hukukun gündemine gelen terörizmin bugünlere uzanan siyasi ve hukuksal tarihçesi incelenecektir. Günümüzde yaşanan terörizmin kavramsal bir sınıflandırmasına yer verilecektir 1.1.1.Terörizm’in Ortaya Çıkış Süreci ve Tarihçesi Terör kelimesinin kökeni Latince korkutmak, ürkütmek veya sindirmek anlamlarına gelen “terrere” kelimesidir. Bir olgu olarak terörizm, uygarlık tarihi kadar eskidir ve insanoğlunun siyasi örgütlenmesi ne paralel olarak gelişmiştir. (Örgün, 2001: 13).Günümüzde terör, ya bireylerin devlet düzenine karsı eylemleri, ya da devletin bireylere uyguladığı şiddet politikası şeklinde kavranmaktadır ki, her iki kavrayış da devlet eksenlidir. Terörün siyasi bir terim olarak Fransız Devrimi ile beraber ortaya çıkısı ve XIX. yüzyılda Fransız devriminin ihraç ettiği ulus-devlet modelinin Avrupa’da yaygınlaşması ile terörizmin yükselişinin koşutluk göstermesi, bu saptamayı teyit etmektedir. 1789 Fransız Devrimini izleyen 1793 Konvansiyon döneminde jakoben yönetimce uygulanan sistematik şiddet politikası, siyaset ve hukuk alanlarında “terörizm” kavramının doğmasına yol açmıştır. Terörün vatanperverlikle Eş anlamlı tutulduğu bu dönem boyunca, binlerce Fransız giyotinle idam edilmiş ve binlercesi de hapsedilerek işkenceden geçirilmiştir. Terör dönemi sona erdiğinde, bu kelime artık utanç ve rezaleti çağrıştırır bir konuma gelmiştir. Günümüz çağdaş terörizmi, geçmişin siyasi şiddet uygulamalarının bugünün şartlarına ve imkânlarına uyarlanmış bir görünümünden başka bir şey değildir. Bununla beraber, iletişim ve silah teknolojilerinde gerçeklesen yenilikler, terörizmin boyutunu öngörülemeyen bir düzeye taşımıştır. XX. yüzyıldan itibaren terörizm, sadece milli düzeyde değil, uluslararası düzeyde de sarsıcı bir boyut kazanmış ve hatta siyasi gelişmeleri belirleyici rol oynamıştır. Bu yüzyılda dünya haritasını en fazla değiştiren olayın, yani I. Dünya Savası’nın bireysel bir uluslararası terörizm vakası ile tetiklendiğini hatırlamak gerekir. Şüphesiz, I. Dünya Savası’na yol açan tek olgu, 28 Haziran 1918’de Arşidük Ferdinand’ın Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından katledilmesi değildi. Ama bu örnek sunu gösteriyor: Terörizm kendi basına savaş çıkarmak için yeterli olmasa bile, en azından barısı engelleyecek güçtedir. Önceleri bütün iç hukuklarda yer almayan terör suçları, olayların zorlamasıyla ceza kanunlarına da girmiştir. Uluslararası hukukun terörizme ilgi göstermesi de, terör eylemlerinin uluslararası boyut kazanması sebebiyledir. 1926’da Romanya’nın Milletler Cemiyetine sunduğu ‘Terörizmin Bastırılmasının Evrenselleştirmesi İçin Uluslararası Sözleşme önerisi, olaylar zorlayana kadar dikkate alınmamıştır. 1934’te Yugoslav Kralı Aleksandr ve Fransa Dışişleri Bakanı Barthou Marsilya’da Hırvat milliyetçilerce gerçekleştirilen bir suikaste kurban gitmişlerdir. Bu olaya tepki olarak Milletler Cemiyeti, önce bir kararla terör faaliyetlerinin bastırılmasına iliksin uluslararası hukuk kurallarının günümüzde bu konuda etkin uluslararası işbirliği sağlayacak ölçüde sarih olmadığını tespit etmiştir. Ardından ise Belçika temsilcisi Wiart’ın başkanlığında bir komite oluşturulmuş ve komitenin çalışmaları sonucunda hazırlanan sözleşme taslağı, Kasım 1937’de Cenevre’de toplanan hükümetler arası konferansa sunulmuştur. Konferans, 16 Kasım 1937’de “Terörizmin Önlenmesi ve Bastırılmasına ilişkin Cenevre Sözleşmesi”ni kabul etmiştir. Sözleşme, terörizmi şöylece tanımlamaktadır: “Bir devlete yönlen dirilen ve belli kişilerin ya da kişi gruplarının veya genel kamuoyunun zihninde terör hali yaratmaları hedeflenen yada hesaplanan suç eylemleri”. Bu tanım, dar, bulanık kapsamı, totolojik niteliği (terörizmi, terör kelimesini kullanarak açıklaması) ve tanımdan ziyade bir tasvire benzemesi sebebiyle eleştirilmiştir. Tanımda yer alan “suç” kavramı bir devletten diğerine değişiklik gösterebilmektedir. Tanımda dikkat çekici bir diğer husus sudur ki, sadece bireylerin devlete yönelik eylemlerini kapsamakta, bireylere yönelik devlet terörüne değinmemektedir. Bu sözleşme asla yürürlüğe girememiştir. Sözleşme’nin yeterli onay sayısına ulaşmamasının gerekçeleri arasında; suç oluşturan eylemlerin yeterince sarih bir biçimde tanımlanamamış olması, bazı devletlerin hukuk sistemlerinin yabancı devlet ülkesinde islenen suçları cezalandırmaya müsait olmaması, anayasal sorunlar ve nihayet II. Dünya Savası’nın başlaması gösterilmektedir. Bununla beraber, yürürlüğe giremeyen bu sözleşme’nin, ceza hukukunda birlik sağlanmasına, devletlerarası işbirliği ve dayanışmaya bir ölçüde katkıda bulunduğu inkâr edilemez. II. Dünya Savası’nı izleyen dönemde terörizm önem ve yoğunluk kazanmaya başlamıştır. II. Dünya Savası sonucunda Almanya, Fransa ve İngiltere gibi eski “Düvel-i muazzama” bitkin düşerek sahneyi savaşın asıl galiplerine bırakmış; uluslararası siyaset böylece Avrupa-merkezli olmaktan çıkarak dünya ölçeğinde iki kutbun çatışma alanına dönüşmüştür. ABD ve Sovyetler Birliği’nin sahip olduğu nükleer cephanelik, sadece birbirlerini değil, tüm gezegeni yok edebilecek güçte idi. Bu nedenle, bu iki süper güç, nükleer savaşa doğru tırmanabilecek klasik silahlı çatışmalara girişmek yerine, aracı örgüt ve devletler kullanmak, onlara askeri destek sağlamak, gizli operasyonlar yürütmek gibi daha az risk taşıyan dolaylı yöntemlere başvurmayı tercih etmişlerdir. İki kutbun yanı sıra, bir “Üçüncü Dünya” kavramının ortaya çıkısıyla terörizm gerçek bir dış siyaset aracına dönüşmüştür. Kızıl Ordunun ve Amerikan nükleer silahlarının varlığı nedeniyle Avrupa aşırı tehlikeli bir çatımsa bölgesi haline gelince, terörizmin faaliyet alanı sömürge güçlerinin çekilmekte olduğu Ortadoğu, Afrika ve Asya’ya kaymaya başlamıştır. Terörizm ile bağımsızlık mücadeleleri arasındaki karmaşık ilişki de bu dönemde öne çıkmıştır. 1960’lardan itibaren terörizm, uluslararası çalkantılara paralel olarak ivme kazanmıştır. Terörizm teriminin siyasi jargon da yoğun olarak kullanımı da bu döneme rastladığı gibi, daha önceleri pek bilinmeyen yolculardan biri tarafından uçak kaçırma gibi yöntemler de bu dönemde kullanılmaya başlanacaktır. 1960’larda terörizmin tırmanmasına sebep olan olgulara değinilecek olursa; konvansiyonel silahlarla başlayacak bir çatışmanın nükleer savaşa dönüşmesinin yüksek bir ihtimal olduğu iyice anlaşılmıştır. Sömürgeciliğin tasfiyesi (decolonialism) hemen hemen tamamlanınca ortaya çıkan yeni devletler, hazırlıklı olmadıkları sorunlarla karşılaşmışlardır. Sömürgeci güçler tarafından baskı yoluyla kontrol altında tutulan azınlıklar, yine bu güçlerce keyfi olarak tespit edil mis sınırlar gibi problemler sonucunda gerilla çatışmaları, düşük yoğunluklu savaş ve kaçınılmaz olarak terörizm olgularıyla karşılaşılmıştır. Nihayet, 1960’larda, insan hakları söylemi Batı demokrasilerine hâkim olmuş ve her bir yurttasın hakkını en yüce değer olarak kabul ettirmiştir. Totaliter rejimlerin aksine demokrasiler rehine alma vakaları karşısında hassasiyet gösterirler ve teröristler bu yolla taviz koparabilirler, 1960’lar, aynı zamanda yoğun siyasi şiddet olaylarına sahne olmuştur. Vietnam Savası 1960’ların basında başlamış, 1963’te Başkan Kennedy, 1967’de Che Guevara, 1968’de Martin Luther King öldürülmüş, Baader-Meinhof çetesi, Geçici İrlanda Kurtuluş Ordusu, Japon Kızıl Ordu su ve İtalyan Kızıl Tugayları’nın faaliyetleri tırmanışa geçmiştir. Latin Amerika’daki Tupamaros’lar ya da Ortadoğu’da Filistin Kurtuluş Örgütü gibi siyasi hareketlerin taktik değiştirip konvansiyonel askeri çatışma ve gerilla savaşını bırakarak şehir içi eylemlere yöneldiği 1970’lerde “yeni terör çağından söz edilmeye başlanmıştır. Artık terör, uluslararası gündemin öncelikleri arasında yer alacaktır. Bir Japon intihar timi tarafından Tel Aviv - Lod havaalanına gerçekleştirilen baskın, Münich Olimpiyatları baskını ve bombalı mektup eylemleri, 1970’lerin öne çıkan uluslararası terör eylemlerini oluşturmaktadır. Uruguay, Brezilya, Arjantin ve Kolombiya gibi Latin Amerika ülkelerinde 1960’ların sonuna doğru tırmanan terörist ve gerilla faaliyetleri, 1970’lerde yüzlerce can alacaktır. Sol eğilimli bu hareketler genelde geri teperek arzulanan sonucun tam tersini doğurmuş ve sağcı, askeri diktatörlüklerin iktidarda kalmalarını sağlamıştır. Avrupa ve Japonya’da faaliyet gösteren terör grupları da kapitalizmi tarihe gömme hedefi ne ulaşamamışlardır. Aynı dönemde, ha yal kırıklığına uğramış milliyetçilikle sosyalist idealleri kaynaştıran İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA), Bask Euzkadi Ta Askatasuna (ETA) ve pek çok gruplar, siyasi amaçlarına ulaşmayı başaramasalar bile seslerini duyurmayı başarmışlardır. Kimi terör gruplarının, İsrail’e karsı FKÖ’nün yürüttüğü mücadele ile özdeşleştirilerek İsrail-Filistin çatışmasının uluslararası terörizm problematiğine damgasını vurması ve bazı devletlerin terör örgütlerini dış politikalarında araç olarak kullanmak üzere destekledikleri iddialarının yoğunlaşması da bu döneme rastlar. Üçüncü Dünya ülkelerince ulusal kurtuluş hareketlerine gösterilen dayanışma nedeniyle, 1970’lerin basında ortaya atılan, terörizmin bastırılmasına ilişkin bir uluslararası antlaşma hazırlanması projesinin siyasi açıdan imkânsız olduğu ortaya çıkmıştır. Aynı dönemde, bölgesel bağımsızlık hareketleri ile özellikle öğrenci çevrelerinde yaygınlaşan sınır ötesi devrimci ideoloji arasında bağlantılar kurulacaktır. 1980’lerde ise, Sovyet diplomatlarının Orta Doğu’da kaçırılmaya başlanmasıyla beraber uluslararası toplumun teröre bakısında yeni eğilimler belirir. Bu dönemde, Birleşmiş Milletler kararları, terörün hiçbir saik sebebiyle hoş görülemeyeceğine açıklık getiren hükümler içermeye baslar. Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru, Gorbaçov yönetiminin, Orta Doğu’daki radikal gruplara askeri ve mali desteğini çekmesiyle beraber bu eğilim, ivme kazacak ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, koşullar ne olursa olsun terörizmi mahkûm eden kararlar almaya başlayacaktır. 1980’lerin ses getiren terör eylemleri arasında Tahran’daki ABD büyükelçilik ve konsolosluk personelinin rehin alınması (Kasım 1979-Ocak 1981), 847 uçuş sayılı Amerikan uçağının ve İtalyan Achille Lauro gemisinin kaçırılması (1985) ve Lübnan’da çok sayıda kaçırma olayı örnek gösterilebilir. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın raporlarına göre 1975-1985 yılları arasında yaklaşık 5000 uluslararası terör olayı kaydedilmiş, ölü sayısı 1983 yılında 720 rakamına ulaşmıştır. 1980’lerde, aynı zamanda Guatemala, Uganda, Güney Afrika, Doğu Timor, Sili, Kamboçya vb. ülkelerde yoğun devlet terörü uygulamaları kaydedilmiştir. 11 Eylül 2001 ise, terörizmin boyutları bakımından bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Bu tarihten önce, terörizm eylemlerinin çoğu konvansiyonel patlayıcıların kullanımından ibaret kalmış ve bunların en ölümcül olanlarında bile ölü sayısı yüzlü rakamları aşamamıştır. Artık terörizmin hem nicel ( kantitatif ) hem de nitel ( kalitatif ) bir sıçrama gerçekleştirdiği söylenmektedir. 11 Eylül’den itibaren “Süper terörizm” ya da “Kıyamet” terörizmden söz edilmesine yol açan hususların arasında; terörist örgütlerin eş zamanlı saldırı yeteneği, saldırıların teknik açıdan mükemmelliği, faillerin kendi ölümlerine gidişlerindeki kararlılık, ekonomik ve askeri hedeflerin ( Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon) seçiminde gözetilen simgesellik, sivil uçakların kaçırılarak birer kitle imha silahına dönüştürülmesi ve akabinde daha korkunç ( örneğin nükleer, kimyasal, biyolojik) kitle imha silahlarıyla saldırı beklentisi ) olayların bütün trajik boyutuyla derhal medyaya yansıtılması sayılabilir. 11 Eylül saldırıları, terörizm ile uluslararası insan hakları hukuku arasındaki ilişki bakımından da bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Zira önceleri anti-terör operasyonları daha ziyade ulusal düzeyde cereyan etmişken, 11 Eylül’den sonra “terörle savaş” ulusal sınırları aşan bir boyut kazanmıştır. Anlatılanları özetleyecek olursak, terörizm modern bir olgudur ve Fransız Devrimi’nin oluşturduğu fikri yapının üzerine Sanayileşme Devrimi ve beraberinde gelen iletişim, ulaşım, teknoloji vb. alanlardaki gelişmeden beslenerek hayat bulmuştur. Söz konusu alanlardaki gelişmeler arttıkça ve yeni boyutlar kazandıkça terörün de yeni boyutlar kazanması kaçınılmaz olacaktır. Terörün yerel düzeyden ulusala, buradan bölgesele, buradan uluslararası alana ve küresel düzleme geçişi bahsedilen değişimlere paralel olarak yaşanacaktır. Uluslararası siyasi, ekonomik ve diğer sistemler ne kadar hassas ve kırılgan olur, karmaşıklık ne kadar artar ise teröre daha fazla açık olacaktır. ( Saraçlı, 2007: 1 - 2)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder